bir buluş hikayesi ödev kısa
Anı ya da bir diğer adı ile hatıra; toplumsal bir takım olayların veya bir takım kişilerin hayatının bir bölümünü sanat değeri taşıyan bir üslupla toplumla paylaşmaya denir. Burada olayların ya da kişilerin sanatsal anlatım yolu ile konu edindiğine dikkat etmek gerekir. Aksi durumda biyografi ile pek de bir farkı
World Wide Web'in hikayesi hakkında bir yazı hazırladık. Günümüz dünyasında, bir bireyin dünyayı gerçekten değiştirecek bir buluş geliştirmesi gerçekten olanaksızlaşıyor. Fakat ünlü fizikçi ve bilgisayar uzmanı Tim Berners-Lee 1990 yılında bunu gerçekleştirdi ve dünya çapında ağı (WWW) kurdu. World Wide Web ve CERN
YÜREK BURKAN BİR KURBAN HİKAYESİ (Hikayede kurban kesemeyen bir çocuğun duyguları anlatılıyor. 90’larda maddi imkansızlıklardan dolayı kurban kesememiştik. Annem utanıyor ve et getiren komşuları delikten görünce kapıyı kardeşime açtırıyordu.) Ahmet: “–Anneciğim, Emre bize gelecek. Bu gece bizde kalacak” dedi.
Bukonuşmalar yapısal olarak uzun, etkili ve ustalıkla yapılandırılmış türdendir. Zola, yapısal olarak kısa ve oldukça hızlı gelişen bir diyalog türü olan hüzünlü ve trajik olup şiirsel ifadelerin kullanıldığı konuşmaları (stikomitik) daha çok duygu yoğunluğunun olduğu bölümlerde kullanılır.
Halep Oradaysa Arşın Burada" Atasözünün Hikayesi, Ortaya Çıkışı “İki Dirhem Bir Çekirdek" Deyiminin Hikayesi, Ortaya Çıkışı “İyilik Et Denize At Balık Bilmezse Halik Bilir Atasözünün Hikayesi, Ortaya Çıkışı “Kel Başa Şimşir Tarak” Atasözünün Hikayesi, Ortaya Çıkışı
my heart will go on piano notes easy. Çizimler ERGÜN GÜNDÜZSüleyman Bulut, Can Yayınları tarafından yayımlanan ve pek çoğunu ilk kez okuyacağınız 100 buluşun 100 kısa öyküsünü paylaştığı yeni araştırması, “Ben Buldum!”da okurları bilim ve buluşlar tarihinde soluksuz bir yolculuğa odak noktasının konunun bilimsel literatürüne girmeden, buluş olayını, buluşu yapan biliminsanının üzerinden anlatmaya yönelik olduğunun altını çiziyor bilimde devrim yaratan büyük buluşlarla, günlük yaşamı kolaylaştıran daha pratik buluşlara karışık olarak yer vermiş, tarihsel bir sıralama yapmamış. Bu arada konu kuşkusuz bir kitaba sığacak gibi değil o nedenle devam kitabını da yazıyor. Bu yazıda o 100 buluşun öykülerinden bir seçki okuyacaksınız. İngiliz rahip, diplomat, teolog, bilim tarihçisi William Whewell ile başlıyor TERİMİNİ İLK KULLANAN WHEWELL!İngiliz rahip, diplomat, teolog, bilim tarihçisi William Whewell Whewell, 1833’te, şair, eleştirmen Samuel Taylor Coleridge’in 1774-1834 karşılaştığı bir sorunla ilgili olarak yardım ederken ilk kez “biliminsanı” terimini kullanan kişi. Sonra bu terimi, o zamana kadar biliminsanları için genel olarak kullanılan filozof, doğa filozofu yerine önermiş. Bilime en büyük katkılarından biri çeşitli olgu ve kavramlar için karşılıklar üretmiş olması. Tam anlamıyla bir “karşılık bulucu” diyor Süleyman Bulut. Yakından tanıdığı Faraday’ın isteği üzerine anot, katot, iyon gibi isimlendirmeleri türetmiş. Çok yönlü bir biliminsanı; matematik, şiir, çeviri bunlardan sadece bazıları. Goethe’nin kitaplarını çevirmiş bir çevirmen olmasının yanı sıra okyanus akıntılarını araştırmış. Mekanik, mineraloji, jeoloji, astronomi, felsefe, ahlak felsefesi, politik ekonomi, bilim tarihi, teoloji, eğitim reformu, uluslararası hukuk ve mimarlık üzerine kitaplar, makaleler yazmış bir biliminsanı. Yanı sıra İngiliz Bilimi Geliştirme Derneği ve Jeoloji Topluluğu’nun başkanı, Kraliyet Topluluğu ve Cambridge Felsefe Derneği’nin de kurucu TELEFONUNU GELİŞTİREN MARTIN COOPER!ABD’li işinsanı, girişimci, üniversite yöneticisi Martin Cooper ise 1973’te ilk cep telefonunu geliştiren kişi. 3 Nisan 1973’te, Martin Cooper, elinde 25,4 santim uzunluğunda, 1 kilo 100 gram ağırlığında, “tuğla” gibi bir telefonla New York’un 6. Caddesi’nde yürümeye başladığında ilk olarak en büyük rakipleri AT&T Bell’in ARGE müdürü Joel Engel’i aramış “Selam Dr. Joel Engel… Ben Martin Cooper. Joel, caddeden arıyorum seni… Mobil bir telefondan konuşuyorum!” dedi. Cooper, yıllar sonra o ânı şöyle anlatmış “Elbette çok kibardı Joel Engel, ama dişlerini gıcırdattığını çok iyi duyabiliyordum…”. Bu arada “Selam Dr. Joel Engel,” de cep telefonundan duyulan ilk cümle İLK BULANLAR LICKLIDER, ROBERTS, BARAN, DAVIES, KAHN, CERF!Amerikalı bilgisayar bilimci Joseph Licklider, Amerikalı mühendis Lawrence Roberts, Amerikalı mühendis, ARPANET’in kurucularından Paul Baran, İngiliz bilgisayar bilimci Donald Davies, Amerikalı elektrik mühendisi Robert Elliot Kahn ve Vinton Gray CerfBen Buldum kitabında, internetin bulunmasına giden yolda önemli adımları şöyle sıralıyor Süleyman Bulut 1958’de ABD, İleri Savunma Araştırma Projeleri Ajansı’nı DARPA kurdu. Joseph Licklider, 1962’de bir makalesinde ilk kez “galaksiler arası bilgisayar ağı”ndan söz etti. DARPA’dan Lawrence Roberts ve Thomas Merrill 1965’te iki bilgisayarın bir telefon hattı üzerinden birbirlerini görmelerini sağladı. DARPA, 1969’da ilk internet ağı olan ARPANET’i kurdu. 1970’te, ilk veri gönderim protokolü NCP tamamlandı. Üniversitelerle devlet kurumları arasında internet iletişimi sağlandı ama veri gönderimi ve hızı çok çok düşüktü. Çünkü bilgisayarlar, telefon iletişiminde kullanılan “devre anahtarlama” sistemiyle birbirine bağlanıyor ve tek bir hat üzerinden veri gönderilebiliyordu. Bu engeli aşmak için, ABD araştırma kuruluşu RAND Corporation’dan Baran ve İngiltere Ulusal Fizik Laboratuvarı’dan National Physical Laboratory Davies, birbirlerinden habersiz, “paket anahtarlama” sistemini geliştirdi. Buna göre, veriler küçük paketlere bölünüyor, paketler belirlenen hedefe aynı anda farklı yollardan gönderilebiliyordu. ARPANET, 1972’de paket anahtarlamalı sisteme geçti. Böylece hızlı, güvenli veri aktarımı sağlanmıştı ama farklı yazılım ve donanımlarla çalışan bilgisayar ve ağlar birbirlerini nasıl görecekti? Bu sorunu da DARPA’dan Robert Kahn ve Vint Cerf çözdü. “Açık mimari ağ” fikrini geliştirip ARPANET’ te ilk kullanılan ağ protokolü NCP yerine, 1983’te Aktarım Denetim Protokolü’nü TCP kurdular. Böylece bütün bilgisayarların birbirleriyle kolayca iletişim kurması sağlanarak, internet evrenselleştirildi. Türkiye’de ilk internet ağı, 199’de ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından kuruldu. 1994’ten itibaren yaygın olarak kullanılmaya BİLGİSAYARI KURANLAR MAUCHLY VE PRESPER!Amerikalı fizikçi John William Mauchly ve Amerikalı elektrik mühendisi John Adam Presper Eckert JrJohn William Mauchly, İkinci Dünya Savaşı başladığında Pennsylvania Üniversitesi’nde araştırma görevlisiydi. Ayrıca savaş elektroniği dersleri de almış, yazılar yazmıştı. Savaşın başlamasından sonra ABD Savunma Bakanlığı, Mauchly’den askerî hedefleri ve atış hesaplarını doğru ve hızlı yapacak çok gelişmiş bir hesap ve iletişim makinesi yapmasını istedi. Mauchly’den önce, birçok biliminsanı bu yolda çalışmalar yapmıştı. İngiliz makine mühendisi Charles Babbage “Fark Makinesi” ve “Analitik Makine” adını verdiği iki makine tasarlamış, delikli kartlar kullanarak ilk programlı makine yi yapmış ama destek alamadığı için hayata geçirememişti. İngiliz matematikçi Alan Turing 1912-1954, savaş sırasında Alman şifrelerini kıran Turing makinesini yaparak elektronik bilgisayarın prototipini geliştirmişti. Mauchly ve yardımcısı Presper Eckert, belleğinde program saklayabilen ilk elektronik bilgisayar ENIAC’ı Elektronik Sayısal Entegreli Hesaplayıcı 1943’te kurmaya başladılar ve Şubat 1946’da çalıştırmayı başardılar. İlk bilgisayar ENIAC, üzerinde elektron tüpü, röle, direnç ve kondansatör taşıyordu ve neredeyse bir ev büyüklüğündeydi. Ağırlığı 30 tona yaklaşıyordu. On haneli sayıyı bir saniyede toplayıp, 357 çarpma veya 38 bölme işlemi yapabiliyordu ama çalışırken çok yüksek ısı üretiyordu. O kadar ki, ısıyı normale düşürmek için soğutucu olarak 20 beygir gücünde iki vantilatör kullanılıyordu. İlk bilgisayar ENIAC, Savunma Bakanlığı’nın, Maryland’daki Balistik Araştırma Laboratuvarı’na yerleştirildi ve yapılacak bombalamalarda hedefi doğru belirlemek, hava koşullarını tahmin etmek, rüzgârın hızını ölçmek için BULAN SAMUEL MORSE!ABD’li portre ve tarih sahneleri ressamı Samuel Morse 1835’te telgrafı buldu. Telgraf üstüne düşünen sadece Morse değildi. Birçok biliminsanı bu konu üstüne çalışıyor, hatta bir telgraf sistemi de kurmayı başarıyorlardı ama hiçbiri istenilen verimlilikte değildi. Tüm bu gelişmeleri değerlendiren Samuel Morse, 1835’de kâğıt şerit üzerine kayıt yapan ilk elektromıknatıslı telgrafı yaptı. Ama Morse’u telgrafın babası yapan asıl buluşu ise kurduğu telgraf sistemi değil, o sisteme bir alfabe kodu eklemesi oldu. Asistanı mühendis Alfred Lewis Vail’le birlikte geliştirdikleri, nokta ve çizgilerden oluşan kodlama sistemi telgraf iletişiminin alfabesi oldu. Telgrafın Yunanca, “uzaktan gelen yazı” anlamına geldiğini de not düşüyor Süleyman HAMBURGER’İ BULAN NAGREEN!Charles R. Nagreen Hamburgeri bulan adam olarak tarihe geçen, Hamburger Charlie diye tanınan Nagreen’in heykeli buluşunu yaptığı Seymour kasabasına dikilmiş. 1885’te, Seymour’da bir festival yapılmasına karar verilince Nagreen, çok iyi satış yapacağını düşünerek kilolarca köfteyi festival gününden önce hazır etmiş. Fakat insanlar merak içinde sergi tezgâhlarını gezmekten, oturup yemek yemeye fırsat bulamayınca satışları çok düşük seyretmiş. Köftelerin elinde kalmasından korkarak bir çare düşünmeye başlamış. Köftelerini iyice yassılaştırdıktan sonra kızartarak ekmek arasına koyarak ve üzerine biraz soğan serptikten sonra tezgâhının önünden geçenlerin eline tutuşturmaya arası yassı köfteleri keyifle ısıranlar, “Bu yediğimiz şeyin adı ne?” diye sormaya başlayınca yiyeceğini adı da konmuş Hamburger!.WHATSAPP’I BULAN KOUM!Jan Koum WhatsApp’ı bulan Koum, San José Eyalet Üniversitesi’nde öğrenim görürken yarı zamanlı yazılımcı olarak çalışıyordu. Daha sonra altyapı mühendisi olarak Yahoo’ya geçti. WhatsApp’ı kurarken ortaklık yapacağı Brian Acton’la tanıştı. Yahoo’dan ayrılıp 2007’de Facebook’a iş başvurusunda bulundu ama kabul edilmedi. Bunun üzerine Güney Amerika’da yaşamaya başladı. 2009’da kendine bir iPhone aldı. iPhone’u incelerken AppStore’daki mesajlaşma uygulamaları dikkatini çekti. Bir proje hazırladı. Projenin kodunu, bir arkadaşının tanıştırdığı Rus yazılımcı Igor Solomennikov hazırlarken, kendisi de isim araştırmaya başladı. Günlük mesajlaşmada sık kullanılan what’s up’tan n’aber esinlenerek WhatsApp adında karar kıldı. WhatsApp’ın ilk uygulaması çok başarılı değildi. İki de bir çöküyor veya takılıyordu. Projeden umudu kesen Jan Koum, uygulamayı kapatmaya hazırlanıyordu ki, 2009 Haziran’ında Apple’ın bir yenilik yaparak push bildirimlerini hizmete sokması imdadına yetişti. Buna göre kullanıcılar, kendilerine gönderilen herhangi bir veriden ânında haberdar ediliyordu. O güne kadar her telefonun kendine özel geliştirdiği bu uygulamayı Apple bütün telefonlar için kullanılabilir yapmıştı. Koum, bu yeniliği, yeniden düzenlediği WhatsApp sürümüne hemen ekleyince, kullanıcı sayısı birden fırladı. WhatsApp projesine başından beri destek veren Brian Acton, bu gelişmeyi kullanarak, Yahoo’dan beş arkadaşını, yüzde 30 hisse karşılığında WhatsApp’a yatırım yapmaya ikna etti. Jan Koum da, buna karşılık olarak Brian Acton’u şirketin kurucu ortağı yaptı. Nisan 2014’e gelindiğinde, WhatsApp 500 milyondan fazla aktif kullanıcıya BULAN TOMLINSON!Ray Tomlinson 1971 yılında, “aynı ağ üzerindeki bilgisayarlar arasında iletişimi yöneten yeni bir kurallar kümesi” oluşturarak bir dosya transfer programı geliştirdi. Geliştirdiği yeni yazılımda, transfer sırasında bir karışıklığa yol açılmaması için kişisel addan oluşan posta kutusuyla, genel internet servis sağlayıcıyı alan adı ayırt etmek istedi. Bunun için e-posta adresini iki bölümden oluşturdu. Bu iki bölümü hem birleştirecek hem de ayrı olduklarını gösterecek bir işarete ihtiyaç duydu. Araştırmaları sırasında 18. yüzyılda birim fiyatı göstermek için kullanılmış, artık kimsenin hatırlamadığı işaretiyle Örneğin, tanesi 4 TL’den 20 elma anlamında, 20 elma 4TL şeklinde yazılıyordu karşılaşınca, ilk e-posta adresini oluşturdu [email protected]COCA COLA’YI YAPAN PEMBERTON!ABD’li kimyager ve eczacı John Stith Pemberton Pemberton Coca Cola’yı 1886’da ilaç olarak ürettiği şurupta küçük değişiklikler yaptıktan sonra bulmuş. Başta kendisinin de mücadele ettiği, stres ve gerginliğini azaltacak, ferahlatıcı bir şurup yapmak amacıyla yola çıkmış. Uyarıcı ve canlandırıcı özelliklerini bildiği koka yapraklarıyla koka bitkisinin çekirdeği olan kola cevizini şarapla karıştırıp bir çaydanlıkta kaynatmış. Hem tadını sevmiş hem de bir ferahlama da hissetmiş. Şurubu içenler de bir ferahlama hissettiklerini söyleyerek Pemberton’a ürünü satmasını tavsiye etmişler. Pemberton’un muhasebecisi, Frank Robinson, iki “C” harfinin yan yana güzel duracağını düşünerek içeceğe “Coca-Cola” adını önermiş. Bugünkü özgün logoyu da kendi el yazısıyla ortaya çıkarmış. Coca-Cola, çevredeki eczanelerde ve büfelerde satılmaya başladığında çok ilgi görmemiş. Günde dokuz-on bardak satılabilmiş. Daha sonra Pemberton, ürünü ağrılara, depresyona kar şı ferahlatıcı, rahatlatıcı içecek olarak pazarlamaya başlayınca, satışlar birden yükseldi; ama tam o günlerde çıkarılan bir yasayla içeceklere alkol karıştırılması yasaklanmış. Ürün formülünden şarabı çıkaran Pemberton, yerine karbonatlı su eklemiş. Coca-Cola ferahlatıcı, serinletici ve canlandırıcı bir içecek olarak yaygınlaşırken, Pemberton sağlığı bozulunca 1888’de üretim haklarını Amerikalı girişimci Asa Griggs Candler’e satmış. Ne denir? Kısmet!İLK VİTAMİNİ BULAN EIJKMAN!Hollandalı doktor, fizyoloji profesörü ve bakteriyoloji uzmanı Christiaan Eijkman Eijkman, Endonezya yerlilerinin yakalandığı “Beriberi” hastalığını tedavi etmeye çalışırken ilk vitaminin B1 vitamininin bulunmasının önünü açmış. Bu başarısından dolayı 1929’da, Sir Frederick Hopkins ile birlikte Nobel Ödülü kazanmış. Onun açtığı yoldan ilerleyen Polonyalı biyokimyacı Kazimierz Funk, 1911’de pirinci ayrıştırarak kabukta bulunan beriberiyi önleyici maddenin B1 vitamini olduğunu saptamış ve bu maddeyi tanımlamak için ilk kez “vitamin” terimini kullanan kişi olmuş. DİŞ FIRÇASINI BULAN ADDIS!William Addis Ağız ve diş bakımına çok önem veren Addis, 1770’de hapishaneye düştüğünde, yaşadığı sıkıntıların başında dişleri geliyordu. Dişlerini temizleyecek hiçbir şey yoktu elinde. Çareler aramaya başladı. Addis, tarih boyunca insanların dişlerini temizlemek için bitki kökleri, ağaç dalları ve kuştüylerini kullandıklarını biliyordu. Düşüncelere daldığı bir gün, bakışları, zemini süpüren gardiyanın kullandığı süpürgeye takıldı. İnce, sık çalı dallarının bir sopanın ucuna bağlanmasından oluşan süpürge, gardiyanın elinde ileriye geriye ya da sağa sola gidip gelerek zemini temizliyordu. Bir şimşek çaktı kafasında! Akşam yemeğinden artakalan kemiklerden çok kalın olmayan uzun bir tanesini sakladı. Gardiyanlara rüşvet verip dışarıdan at ve yabandomuzu kılları getirtti. Bu kılları, kemiğin bir ucuna sıkıca sarıp bağlayarak dişlerine sürtmeye başladığında işe yaradığını görünce çok sevindi. Ama bağ hemen gevşeyip, kıllar dağılınca sevinci yarım kaldı. Sonunda başka bir yol denemeye karar verdi Haftalarca uğraşarak kemiğin bir ucuna onlarca minik delik açtı. Kılları bu deliklere yerleştirerek tutkalla yapıştırdı. 1780’de kendi soyadını taşıyan firmasını kurdu ve ilk diş fırçasını üretmeye BULAN BAIRD!İskoç biliminsanı, girişimci John Logie Baird Baird, 1925’te ilk mekanik televizyonu çalıştıran kişi. Teneke çay kutusu, dikiş iğnesi, bisküvi kutusunun içine yerleştirilmiş bisiklet lambası, kullanılmış mercek lenslerden oluşan ilk televizyon “alıcı-verici” düzeneğini kurdu. Arkadaşlarını bir sandalyeye oturtup, onların görüntülerini aktarma denemelerine başladı. Sayısız denemeden sonra 2 Ekim 1925’te Bill’in çok silik, belirsiz bir görüntüsünü almayı başardı. Hemen aşağı koşup, getir götür işlerine bakan William Taynton’ı atölyeye çıkarıp sandalyeye oturttu ve başardı. Baird, televizyonu bulmuş, William Taynton da televizyonda görünen ilk insan olmuştu. Londra’da Kraliyet Enstitüsü üyeleri ve gazetecilere bir sunum yapan Baird, halka açık ilk televizyon gösterimini de 26 Ocak 1926’da, İLK BİLGİ İŞLEM MERKEZİNİ KURAN KÖKSAL!Türkiye’nin ilk bilgisayar ve yazılım mühendislerinden Aydın Köksal 1967’de Hacettepe Üniversitesi’nin kuruluş çalışmalarına katılarak ilk Bilgi İşlem Merkezi’ni kurdu ve yönetti. 1971’de Türkiye Bilişim Derneği’ni kurdu. 1975’ te bilişsel dilbilim dalında bilim doktoru unvanını aldı. Türkçenin bir bilim dili olabileceğine inancıyla; saymak kelimesinin sayım yapmak, sıralamak, döküm yapmak anlamlarından yola çıkarak “bilgisayar” adını türetti. 1969’da Hacettepe Üniversitesi’ne ilk bilgisayar alınırken, Köksal sözleşmeye makinenin adını “bilgisayar” olarak yazdırdı. Daha sonra gazeteye verilen bir ilanda da bilgisayar adını ilk kez o kullandı. Bununla yetinmedi, bilgisayar ve yazılım alanında kullanılan tüm terimlere Türkçe karşılık bulma çalışmasına girdi. Memory yerine “bellek” dedi. Hardware yerine “donanım”, software yerine “yazılım”, processing yerine “bilgi işlem”, update yerine “günlemek”, informatics yerine “bilişim” karşılıklarını türetti. Yaklaşık 2500 bilişim terimine Türkçe karşılıklar BİLGİSAYAR PROGRAMINI YAZAN LOVELACE!Ada Lovelace Şair Lord Byron ile Isabella Byron’un kızı olarak dünyaya geldi. Ada bir aylıkken Lord Byron önce eşinden sonra İngiltere’den ayrıldı. Sonrasında Ada, babasını hiç görmedi. Annesi, Ada’nın matematiğe ve mantığa ilgisini görünce, bu yönde eğitim almasına destek verdi. 1833’te, ortak arkadaşlarından birinin evinde, dönemin en ilginç matematikçilerinden Charles Babbage’la tanıştı. Babbage, onu, yeni tasarladığı ve bilgisayara giden yolda ilk adımlardan biri olan “Fark Makinesi”ni görmeye davet etti. Fark Makine’si Ada’nın çok ilgisini çekti. Babbage da Ada’nın matematik kavrayışından ve çözümleme yeteneğinden etkilenmişti. Birlikte çalışmayı önerdi. 1842’de Babbage’ın İtalya’nın Turin Üniversitesi’nde Torina, Fark Makinesi’nin bir ileri örneği olan “Analitik Makine” üzerine yaptığı bir konuşmanın ardından İtalyan mühendis Luigi Federico Menabrea bu makineden övgüyle söz eden bir makale yazdı. Ada bu makaleyi Babbage’ın da tavsiyelerini dikkate alarak ve kendi notlarını ekleyerek çevirdi. Notlardan birinde Ada, Analitik Makine’nin düzgün çalışması için kurulmuş Bernoulli sayı dizisinin hesaplaması için Analitik Makine’nin detaylı bir algoritmasını tanımlıyordu. Bu tanımlamalar bilgisayar için yapılmış ilk yazılım örneği kabul edildi. Ada, notlarında bilgisayarların hesaplama yeteneklerinin dışında başka yetenekleri de olabileceğini örneğin Analitik Makine’nin beste yapabileceğinden de söz ediyordu…Devletten destek bulamayan Babbage, AnalitikMa kine’yi kurup çalıştıramadı. Ada’nın yazılımı da hiçbir zaman kullanılmadı ama bu, onun ilk bilgisayar programcısı olduğu gerçeğini değiştirmedi. Pİ SAYISININ YAKLAŞIK DEĞERİNİ BULAN ARŞİMET!Yunan matematikçi, fizikçi, astronom, filozof Arşimet 12 yaşında İskenderiye’de Öklid’in öğrencisi oldu. Sicilya’ya döndükten sonra kendini araştırma ve deneylere adadı. Asıl ilgi alanı matematikti ama yaşadığı dönemde, Akdeniz’de Kartacalılar, Romalılar ve Yunanlar sürekli savaş halinde oldukları için ömrü savaş ortamında geçti ve günlük sorunlarla ilgili pratik buluşlar yapmak durumunda kaldı. Siraküza kralı Hiero’nun yaptırdığı ama kızaktan karaya indiremediği bir gemiyi, bir kaldıraç düzeneğiyle indirmeyi başardı. Romalılar Siraküza’ya saldırdığında, onların gemilerini kavrayıp havaya kaldıran ve suya bırakan vinçler, gemilere kaya ve metal fırlatan mancınıklar, güneş ışınlarını bir gemiye odaklayıp yangın çıkaran aynalar gibi etkili savunma araçları yaptı. Mısır’da taşan Nil nehri sularının adil dağıtımı için “Arşimet vidası” olarak bilinen aracı geliştirdi. Sıvıların dengesi hidrostatik yasasını ortaya koydu. En tanınan buluşu, hamamda yıkanırken bulduğu suyun kaldırma kuvveti, pek bilinmeyen önemli buluşu ise pi ? sayısıdır. Babillilerin kullandığı bir yoldan giderek, bir daire içindeki çokgenin kenarlarını kullanarak pi sayısının yaklaşık değerini 22/7 olarak formüle etti. Pi sayısının matematikte ve alan hesaplamalarında sabit bir sayı olarak kullanılmasını sağladı. MS 475 civarında Çinli matematikçi Zu Chongzhi, pi sayısının değerini, sonsuza kadar devam eden 3,1415926... olarak BULANLAR HARDTMUTH VE CONTE!Avusturyalı mimar ve girişimci Joseph Hardtmuth, Fransız ressam Nicholas-Jacques ConteJoseph Hardtmuth, bir masa yapımcısının oğluydu. Çömlekler, vazolar tasarlayıp üreterek hayatını kazanıyordu. Tasarımlarını kâğıda çizebilmesi için kullanabileceği tek araç bir grafit parçasıydı. Grafit, kurşuni siyah renkli, yumuşak, kolayca toz durumuna gelebilen bir tür doğal karbondu. İz bırakma özelliğinden dolayı İngiltere’de koyun sürülerini işaretlemek için bulunmuştu. Yazmak çizmek için de kullanılıyordu ama yumuşak özelliğinden dolayı hemen eğilip bükülüyordu. Hardtmuth, grafit tozuna çeşitli maddeler karıştırarak denemeler yaptı. En sonunda kil karıştırdı; karışımı mum içine yerleştirip kuruttuktan sonra, kâğıt üstünde ileri geri oynattığında, kâğıttaki çizgileri görünce gözleri parladı. Eklediği kilin oranını azaltıp çoğaltarak daha yumuşak ya da daha sert grafit elde edebileceğini de gördü. 1792’de ilk kurşunkalem fabrikasını Conte de aynı tarihlerde grafit üzerine çalışıyordu. 1790’da, o da Hardtmuth gibi toz grafiti kille karıştırıp, balçığı fırında kurutarak kalemin ana maddesini elde etti. O yıllarda, grafit bir tür kurşun sanılıyordu. Grafitten yapılan kalemlere kurşunkalem denildi. Grafitin kurşun olmadığı sonradan anlaşıldı ama kurşunkalem adı hep BULAN NAIRNE!İngiliz optisyen, gözlükçü ve bilimsel araç-gereç yapımcısı Edward Nairne Silgiyi bulmadan önce mikroskopta kullanım kolaylığı sağlayan iyileştirmeler yapmış, bir elektrostatik jeneratör geliştirmiş ve ilk deniz barometresini bulmuştu. Silginin hammaddesi “kauçuğu” Avrupa’ya tanıtan Fransız matematikçi Charles Marie de la Condamine’di 1701-1774. Meridyenin bir derecesini ölçmek için gittiği Güney Amerika’nın Amazon bölgesinde yerlilerin, “ağlayan ağaç” dedikleri bir ağacın kabuğu hafifçe yarılınca bir özsu aktığını, bu özsuyun hemen donduğu halde yumuşaklığını kaybetmediğini görünce, Avrupa’ya dönerken yanına bu özsudan bolca almıştı. La Condamine, kauçuk özsuyunu bilim çevrelerine heyecanla tanıtmış ama tam bir ilgisizlikle karşılanmıştı. Edward Nairne onlar gibi yapmadı. Özsuyu eline aldığında, yumuşak ve esnek özelliğinden nasıl yararlanabilirim diye düşündü. Denemeler yaparken, bu özsuyun silici özelliğini fark etti. 1770’de, özel bir işlemden geçirdiği kauçuk özsuyunu kalıba dökerek sertleştirdi ve küp şeklinde küçük parçalara bölerek Londra’da satışa sundu. İz bırakmadan kolayca silme özelliğinden dolayı kauçuk silgi hemen tanındı ve büyük ilgi gördü. Silgi konusundaki esas ilerleme ise, 1839’da Charles Goodyear’ın kauçuğu kükürtle işleyerek dayanıklılığını artırması, kükürtle sertleştirilmiş vulkanize kauçuğu keşfetmesiyle oldu. Vulkanize kauçuktan yapılan silgi daha kullanışlı ve daha BULAN JANSSEN!Hollandalı gözlük ve mercek ustası Zacharias Janssen Jannsen ile teleskopu bulan cam ve gözlük ustası Hans Lippershey’le yakından tanışıyorlardı ve uzun yıllar komşu olarak yaşamışlardı. Janssen’ın mikroskobu bulduğu tarih 1600’ün hemen başları kabul ediliyor. O tarihlerde merceklerin büyütme özelliği zaten biliniyordu. Janssen, bir tüpün ya da bir borunun içine küçük bir mercek yerleştirerek ilk basit mikroskobu yaptı. Denemeler yaparken pirinç tüpün içine bir yerine iki mercek yerleştirince “bileşik mikroskop”un ilk örneğini yapmış oldu. Çıplak gözle göremeyeceğimiz mikro dünyayı gözler önüne seren bu buluşuna Zacharias Janssen’ın ne ad verdiği bilinmiyor. Galilei ise kendi geliştirdiği mikroskoba “küçük göz” adını vermişti. Galilei’nin arkadaşı botanikçi Giovanni Faber, 1625’te Yunanca mikron bir metrenin milyonda biri ve bakmak kelimelerinden yola çıkarak bu “kendisi küçük, gösterdiği büyük” alete “mikroskop” adını önerdi. O tarihten sonra Janssen’ın buluşundan mikroskop olarak söz DÖNDÜĞÜNÜ BULAN ARYABHATA!Hintli matematikçi, gökbilimci Aryabhata Matematik ve astronomi çalışmalarını içeren birçok kitabı kayıp. Kayıp kitaplarla ilgili bilgiler ise o kitaplardan alıntı yapıp yorumlayan, kaynak gösteren, kendisinden sonraki Hintli matematikçilere dayanıyor. Önce Arapçaya, daha sonra Avrupa dillerine çevrildiği için bugüne ulaşmayı başaran temel kitabı Aryabhatiya adını taşıyor. Aryabhatiya, dört bölümden oluşan, şiirsel formda yazılmış, değişik türde bir bilim kitabı. On dizelik giriş bölümü Dasagtika’dan sonra 33 dizede genel matematik konularına değinilen Ganitapada bölümü geliyor. 25 dizelik üçüncü bölüm Kalakriya pada’da, zaman ölçümü ve gökcisimleri anlatılıyor. Son bölüm Golapada’da ise Güneş tutulması ve Yer’le ilgili 50 dize bulunuyor. Matematikte bugüne ulaşmış en eski Hint kaynaklarından biri olan Aryabhatiya, cebirin büyük ölçüde kullanıldığı ilk yapıtlardan sayılıyor. Kitapta ayrıca 2. dereceden denklemlerin çözümü çalışılmış, aritmetik dizilerin formüllerle tanımlanması incelenmiş ve hareketin göreliliğine değinilmiş. Aryabhata, bilinen ilk sinüs cetvelini hazırlayarak trigonometriye önemli bir katkı sağlamıştır. Bihar eyaleti Patna yakınlarındaki Taregana Güneş Tapınağı’nda bir gözlemevi kurarak Yer’in ve Ay’ın konumlarına ilişkin gözlemler ve hesaplamalar yapmış; gökcisimlerinin periyodik olarak konum değiştirmelerinin, Yer’in kendi ekseni çevresinde dönmesinden ileri geldiğini savunmuş, böylece Aryabhata, Dünya’nın kendi çevresinde dönmesinden söz eden ilk biliminsanı olmuştur. Hindistan hükümeti, 1975’te geliştirdiği ilk uyduya Aryabhata’nın adını vermiştir. 365 GÜNÜ İLK HESAPLAYAN EUDOKSOS!Yunan astronom, matematikçi Knidos’lu Eudoksos Muğla, Datça yakınlarında, o zamanki adıyla Knidos’ta doğan Eudoksos, genç yaşlarında Atina’ya gidip dönemin en iyi matematikçilerinden, aynı zamanda yönetici ve asker olan Arhitas’ın MÖ 428-347 öğrencisi oldu. Burada Batı dünyasının ilk üniversitesi sayılan Atina Akademisi’nin kurucusu, büyük filozof Platon’la yakın dost oldu. Sonraları Mısır’da dersler verdi. Matematik dışında iyi bir hukukçu ve iyi bir doktor olan Eudoksos, astronomiyle de yakından ilgiliydi. Evreni, iç içe kürelerden oluşan bir sonsuzluk olarak tanımlarken, o dönemin sınırlı bilgisi içinde evrenin merkezinin Dünya olduğunu ve Dünya’nın hareketsiz olduğunu düşünüyordu. Gezegenlerin görünen hareketlerini açıklamaya çalışarak hareketlerinin dairesel olduklarını ileri sürdü. Eudoksos, Güneş saatine bakarak bir yılın 365 gün 6 saat olduğunu ortaya koyan ilk biliminsanı. Bu hesaplaması daha sonra MÖ 46’da Roma imparatoru Julius Caesar’ın hazırlattığı Jülyen takviminin de temelini oluşturdu. Bugün matematikte kullandığımız Arşimet aksiyomunun da temelinde Eudoksos’un ünlü, “orantılı doğrular kuramı” vardır. Buna göre, “iki doğru parçası veya iki sayı verildiğinde, en küçüğünün her zaman en büyüğünü kapsayan bir tam katı vardır.”SIFIR RAKAMINI BULANLAR; .RAHMAGUPTA, HARİZMİ, FIBONACCI!Hintli matematikçi ve gökbilimci Brahmagupta MÖ 598-670, İranlı E-Harizmi M. 780-850, İtalyan matematikçi Leonardo Fibonacci 1170-1250Rakam olarak “sıfır”ın tarihi çok çok eski. Eski Mısır’da kullanılıyordu ama rakam olarak değil, sembol olarak. Babil’de, sıfır iki paralel çizgi olarak gösteriliyor ve sembol olarak; eski Yunan’da da sembol ya da harf olarak kullanılmıştı. Brahmagupta, sıfırı rakam ya da sayı olarak kullanan ilk biliminsanı. İlk yazılı kaynak, onun MS 632’de yayımladığı düşünülen Siddhanta adlı kitabı. Yine de sıfırın rakam olarak kullanımı hızlı yaygınlaşmadı. Yüzyıl sonra Arapçaya çevrilecek ve Arap biliminsanlarını etkileyecekti. El-Hârizmî, Bağdat’ta Beyt’ül-Hikme Bilgelik Evi Kütüphanesi’nde Brahmagupta’nın yazılarını çevirerek sıfırın rakam olarak kullanılmasını İslam dünyasına tanıtmıştı. Hârizmî, aynı zamanda sıfır ve diğer dokuz rakam ile aritmetik işlemlerin nasıl yapılacağını adım adım gösteren çalışmalar da yapmıştı. Fibonacci ise rakam olarak sıfırı Avrupalılara tanıtan biliminsanı. Tunus’ta Müslümanların sıfırı rakam olarak kullanarak çok daha kullanışlı bir hesap sistemi geliştirmiş olduklarını görüp, Hârizmî’yi inceleyerek, MS 1202’de, Liber Abaci Hesaplama Kitabı adlı ünlü çalışmasını hazırladı. Sıfırın rakam olarak kullanılması ve Fibonacci’nin sağladığı yeni ondalık hesaplama sistemi Batı dünyasında tepkiyle karşılanıp hatta kullanımı yasaklandıysa da tüccarların baskısıyla yasak kalktı ve sıfırın rakam olarak kullanımı hızla YAŞINI BULAN PATTERSON!Amerikalı jeokimyacı Clair Cameron Patterson Dünya’nın yaşını hesaplama çalışmalarına Chicago Üniversitesi’nde doktora yaparken başlamıştı. Bu konuya kafa yoran ilk kişi Patterson değildi. Bilinen en eski hesaplama İrlandalı başpiskopos James Ussher’a aitti. İncil’den yola çıkan Ussher Dünya’nın doğum günü olarak MÖ 23 Ekim 4004’ü belirlemişti. Astronom Johannes Kepler, Dünya’nın yaşını 3992 yıl olarak hesapladı. İranlı El-Bîrûnî, karada fosillerin bulunmasından yola çıkarak bir hesaplama yapmaya çalışmıştı. 1770’lerde İskoçyalı kimyacı James Hutton yerkabuğundaki değişimlerle ilgili ilk jeolojik çalışmaları yaptı. 1862’de İskoç fizikçi Lord Kelvin, Dünya’nın yaşının, yaklaşık olarak, Güneş’in yaşına eşit olması gerektiğini düşünerek 98 milyon yıl rakamına ulaştı. Sonra bunu 40 milyon yıl olarak düzeltti. 1890’larda yerin mineral ve kayaçlarında mineral, taş karışımı yoğun tortular radyoaktif elementlerin keşfedilmesiyle her şeyi İngiliz nükleer fizikçi Ernest Rutherford, ABD, Glastonbury’de bir mineralin ilk radyometrik oluşum tarihini belirledi Yaklaşık 500 milyon yıl. 1946’da İngiliz jeolog Arthur Holmes, Grönland’da kurşun içeren kayaçlarda ölçümler yaptı ve 3,015 milyar yıl dedi. Bilimsel olarak son noktayı ise 1953’te Amerikalı jeokimyacı Clair Patterson koydu. Arizona’daki Canyon Diablo göktaşındaki kurşunlu minerallerin radyometrik tarihini 4,51 milyar yıl olarak hesapladı. Yerkabuğundaki granit kayaçların 4,56 milyar yıllık radyometrik yaşıyla karşılaştırarak Dünya’nın 4,55 milyar yaşında olduğunu belirledi. Bugün bilim dünyasının kabul ettiği rakam da KORUNUMU YASASINI BULAN JOULE!İngiliz fizikçi James Prescott Joule Döneminin iyi öğretmenlerinden ve kimyacı John Dalton gibi biliminsanlarından, evde eğitim aldı. Elektrik ve babasının bira fabrikasındaki buhar makineleri erken yaşlardan itibaren ilgisini çekti. Evde deneyler yapmaya başladı. 19 yaşında elektromanyetik bir motor icat etti. Mekanik hareketi ısıya dönüştürmeye çalıştı. Joule’den önce Fransız mühendis Sadi Carnot 17961831 enerji-ısı-iş ilişkisini araştırmaya başlamış, buhar makinesinin iş verimini hesaplamaya çalışmıştı. 1841’de Alman fizikçi Julius Robert von Mayer, havayı sıkıştırarak sıcaklık elde etmiş, enerjinin ısıya, ısının da kinetik enerjiye dönüştürülebileceğini göstermişti. 1843’te Joule, suda, başka bir mıknatısın kutupları arasındaki küçük elektromıknatısı döndürerek suyu ısıttı ve ısıyı ölçerek, belli bir işin yaratacağı ısıyı hesapladı. Bir elektrik devresinde, harcanan enerjiyle oluşan ısının eşit olduğunu gösterdi. Isı ve enerjinin tek ve aynı şey olduğunu ve her ikisinin de birbirine dönüşebileceğini açıklayan termodinamiğin birinci yasasını belirledi. 1852’de İskoç fizikçi Lord Kelvin’le 1824-1907 gaz ve sıvıların dar bir vanadan geçtikten sonra soğumasını ve genişlemesini tanımladılar. “Joule-Thomson Etkisi” olarak tanınan bu buluş, buzdolabı ve klimanın temel çalışma ilkesi ONARIMINI BULAN SANCAR!Türk biyokimyager Aziz Sancar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni 1969’da birincilikle tamamladı. Bursla önce Johns Hopkins Üniversitesi’ne, ardından Texas Üniversitesi’ne gitti. Doktora danışmanı Claud S. Rupert’in laboratuvarına katılarak, daha sonra yıllarını vereceği, “DNA onarımı” konusunda çalışmaya başladı. Danışmanı Claud S. Rupert’in 1958’de fark ettiği ama bütün çabasına rağmen deneyimleyemediği fotoliyaz photolyase enzimini, kendi bulduğu “Büyük Hücre” Maxicell sistemiyle çözümlemeyi başardı. Güneş ışığındaki mor ötesi ışınların DNA molekülüne verdiği zararları onaran, pek çok canlının gelişmesi ve hayatlarını devam ettirmesinde büyük rol oynayan bu enzim, bakterilerde, bitkilerde ve birçok memeli de bulunmasına rağmen insanda bulunmuyordu. Başta kanser olmak üzere birçok hastalığa karşı mücadelede çok önemli bir yeri olan bu enzimi insana kazandırmak isteyen Sancar, yıllarca üzerinde çalışarak, enzimin genini kodladı ve genin yaptığı DNA onarıcı unsurları ayrıştırmayı başardı. Bilim dünyasının “Sancar Enzimi” diye adlandıracağı bu buluşunu, kendisi gibi biyokimya profesörü olan eşine, “Şimdiye kadar tek Allah’ın bildiği önemli bir şeyi, bütün dünyada, şimdi ben de biliyorum,” diyerek açıkladı. DNA onarımı, hücre dizilimi, kanser tedavisi ve biyolojik saat üzerine 415 bilimsel makalesi ve 33 kitabı bulunuyor. 2015 yılında kazandığı Nobel Kimya Ödülü’nü, “Beni ödüle götüren Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı eğitim devrimidir. Dolayısıyla bu ödülün sahibi Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden Anıtkabir Müzesi’dir,” diyerek ödül, madalya ve sertifikasını Anıtkabir’e teslim etti. SCHWEPPES’İ BULAN SCHWEPPE!İsviçreli Johann Jacop Schweppe Bilime amatörce bir ilgi duyan Schweppe, zamanının önde gelen kimyacılarının çalışmalarını yakından izliyordu. Bunlar arasında, İngiliz kimyacı Joseph Priestley’nin 1772’de yayımladığı kitabı Directions for Impregnating Water with Fixed Air Sabit Havayla Su Emdirme Talimatı çok ilgisini çekti. Priestley, Leeds’te vaizlik yaptığı günlerin birinde evine yakın bir bira fabrikasını ziyaret etmiş, burada mayalama teknesinin üzerinde oluşan karbondioksit tabakasıyla çok yakından ilgilenmişti. Bir mumu tekneye yaklaştırdığında mumun söndüğünü, ayrıca karbondioksit tabakasının normal havadan daha yoğun olduğu için, teknenin kenarından dibe doğru aktığını fark etmişti. Bundan yola çıkarak karbondioksiti soğuk havada çözündürme, bir kaptan diğerine dökme deneyleri yaptığında, karbondioksit balonlarıyla doyurulmuş suyun hoş, değişik bir ekşiliği olduğunu fark etti. Priestley’nin bir noktaya kadar getirdiği suyun karbondioksitlenmesi denemeleri Schweppe’in çok ilgisini çekti. 1780’lerde kuyumculuk işini bırakıp Priestley’nin yolunu izlemeye başladı. Suyu karbondioksitlendirmek için dönemin çok ilerisinde sistem geliştirdi. 1783’te Cenevre’de ilk fabrikasını kurarak “Schweppes” adıyla tanınacak olan gazlı içeceği üretmeye HASTALIĞINI BULAN BEHÇET!Türk cilt doktoru Hulusi Behçet Gülhane Askerî Tıp Akademisi Cildiye Bölümü’nde birçok değerli doktorun asistanlığını yaptı. Özellikle frengi araştırmaları yapan Eşref Ruşen’le çalıştı. Cildiye ve mikrobiyoloji kliniklerinin şefliğini yürüttü. 1918’de Macaristan ve Alm anya’ya giderek çeşitli hastanelerde araştırmalar yaptı. 1924’te Hasköy Zührevi Hastalıklar Hastanesi’nin başhekimliğini üstlendi. Burada bir hastanın, göz kanlanması, ağızda yinelenen aftlar ve ciltte yara belirtileriyle kendisine başvurması üzerine, daha sonra kendi adıyla anılacak cilt hastalığı üzerinde çalışmaya başladı. Hasta gözünü kaybedince, Viyana’ya giden Behçet Hulusi, burada Viyanalı uzmanlarla bulguları değerlendirdi. Viyanalı doktorlar hastalık bulgularını, başka bir hastalığın yan etkisi olarak görürken Hulusi Behçet aynı kanıda değildi. 1930’da, ağız bölgesinde ve cinsel bölgede yaralar ve bir gözünde kanlanma olan başka bir hasta üzerinde çalışmalarını sürdürdü. Hastada tüberküloz, mantar, frengi ya da başka bir etken aradı ama bulamadı. 1936’da bir başka hasta aynı belirtilerle ona başvurunca, o yıllarda Türkiye’de görevli Çek kökenli Alman mikrobiyoloji ve asalaklar uzmanı Hugo Braun’ın yardımıyla virüs araştırmasına başladı. Elde ettiği bulguları 1937’de, dönemin en önemli dermatoloji dergilerinden biri olan Dermatologische Wochenschrift’de yazdı ve aynı yıl Paris’te dermatoloji toplantısında sundu. 1947’de Cenevre’de toplanan Uluslararası Tıp Kongresi’nde, hastalığın bir virüsten kaynaklandığını bulgularıyla ortaya koydu. Kongre, Hulusi Behçet’in görüşlerini onaylayarak hastalığa onun adını MAKİNESİNİ BULAN HOWE!ABD’li makine tamircisi Elias Howe Erken yaşlarda mekanik alanında, özellikle tekstil makinelerinin tamirinde kendini yetiştirdi. Elias Howe, dikiş makinesi üzerine düşünen ilk kişi değildi. Avusturyalı terzi Josef Madersperger bir dizi makine için 1814’te patent almış ama bunların üretimini gerçekleştirememişti. 1830’da Fransız Barthélemy Thimonnier, nakış makinesini basit bir dikiş makinesine çevirerek ordu üniformalarını dikmeye başlamıştı. El dikişi işlerini kaybedeceklerinden korkan terziler atölyeye saldırıp makineleri parçaladı. Canını zor kurtaran Thimonnier, İngiltere’ye kaçmak zorunda kalmıştı. Amerika’da Walter Hunt, 1833 yılında, çift dikiş yapan bir makine yaptı; ama bazı mekanizma sorunlarını gideremediği için başarısız oldu. Elias Howe, tamir işlerine devam ederken... kendisine tamir için tekstil makineleri getiren müşterilerinin konuşmaları dikkatini çekti. Müşteriler kendi aralarında, kim iyi bir dikiş makinesi yaparsa çok zengin olacağından söz ediyorlardı. Mekanik becerisine güvenen Howe, böyle bir makine yapabileceğini düşündü ve çalışmaya başladı. 1846’da bugünkü anlamda ilk dikiş makinesini yapmayı başardı. Ama makineye yatırım yapacak kimseyi bulamadı. Kendi atölyesinde yaptığı birkaç makineyi İngiltere’ye götürüp çok ucuza satmak zorunda kaldı. Amerika’ya döndüğünde Isaac Singer’in daha sonra dikiş makinesi devi olacak kendi makinesini kopya ederek satmaya başladığını öğrenince dava açtı. Uzun bir dava sürecinin sonunda 1954’te davayı kazanan Howe, patent kiralama ücreti almaya başlayarak maddi açıdan biraz olsun rahatladı. BUZDOLABINI BULAN LINDE!Alman tasarımcı, makine mühendisi ve işinsanı Carl von Linde 1872’de tasarımcı makine profesörü oldu ve Almanya’da ilk mühendislik laboratuvarının kurulmasına öncülük etti. Bu laboratuvarda, kendisinden önce yapılmış buluşlardan da yararlanarak havanın sıkıştırılması ve ayrılması konusunda deneyler yapmaya başladı. Linde’den önce, 1775’te, İskoç kimyacı William Cullen 1710-1790 basınç altında nitrik eteri buharlaştırarak çeşitli derecelerde dondurmayı başarmıştı. ABD’li fizikçi Jacob Perkins de 1766-1849, Cullen’ın çalışmalarından yararlanarak 1831’de su borulu kazanı, 1834’te ise modern buzdolabının ilk prototipini yapmıştı. Ama Perkins’in buluşundan sonra soğutma sistemleriyle ilgili gelişmeler, bugünkü buzdolabına doğru değil de endüstriyel soğutmaya doğru evrildi. Linde, araştırmalarını gazların soğutulması alanında yoğunlaştırırken havanın sıvılaştırılması deneylerinde Joule-Thomson ikilisinin bulduğu gazların, “sıcaklık değişiminde hacimlerinin artması veya azalması” özelliğinden genleştirerek soğuttuğu bir gazı, bir başka gazın sıcaklığının düşürülmesinde kullandı. Bu ikinci gazı sıkıştırıp genleştirerek daha düşük sıcaklıklara inmeyi, bu kademeli soğutma tekniğiyle havayı sıvılaştırmayı, daha sonra sıvı havayı yeniden gaza dönüştürmeyi kapalı sistem borular içinde yaparak buzdolabının içini soğutmayı başardı. Bu yöntemle daha önce yapılmış soğutma makinelerinin teknik yetersizliklerini aşarak, 1874’te metil eterle, 1876’da ise sıkıştırılmış amonyakla çalışan buzdolabını yaptı. 1879’da üniversiteden ayrılıp kendi fabrikasını kurdu ve buluşunu üretmeye BULAN CRISTOFORI!İtalyan, klavyeli enstrüman üreticisi Bartolomeo Cristofori Büyük keman yapımcısı Nicola Amati’ye çıraklık etti. Enstrüman yapımında ustalaşması, özellikle klavsenlerde yaptığı iyileştirmeler dikkati çekince Prens Ferdinando de Medici tarafından işe alındı. Prens tam bir müzik âşığıydı ve Cristofori’yi koruması altına alarak ona bir atölye kurulmasını sağladı. Floransa’ya taşınan Cristofori, prensin enstrümanlarıyla ilgilendi, eski klavsenler üzerinde iyileştirmeler yaptı. Bu arada iki yeni klavye enstrümanı, spinettone’yi ve cembalo’yu klavsen geliştirdi. 1709’da, Fransız klavsen yapımcısı Jean Marius ve Alman müzikçi Christoph Gottlieb Schröter tarafından yeni geliştirilen çekiç düzeneğini klavsene uygulayan Bartolomeo Cristofori, piyanoyu yaptı. Yeni bir enstrüman olarak ortaya çıkan piyano düzeneğinde küçük çekiçler, o çekiçleri harekete geçiren kaldıraçlar ve tellerin titremesini durduran susturucu çuha bölümleri bulunuyordu. Piyano da aslında klavyeli bir çalgıydı ama ses renkleri ve çalış tekniklerinde farklılıklar vardı. Klavsende teller bir mızrapla titretilirken piyanoda çekiçle vuruş esastı. Hem hafif hem de yüksek ses elde edilebilen bu yeni enstrümana İtalyanca “hafif ve kuvvetli” anlamına gelen piano e forte dendi. Cristofori’nin toplam ne kadar piyano yaptığı bilinmese de, yaptığı üç piyano günümüze kadar BANDI BULAN DREW!Amerikalı laboratuvar teknisyeni Richard Gurley Drew 1921’de laboratuvar teknisyeni olarak işe alındığında, 3M Şirketi Amerika’nın orta büyüklükte bir zımpara kâğıdı üreticisiydi. Richard Drew, işi gereği zaman zaman araba boyama fabrikalarına uğruyor, arabaların boyanması sırasında yaşanan güçlükleri yerinde görüyordu. Sık yaşanan sorunların başında, iki renge boyanacak arabalarda, renklerin ve tonların birbirine karışması geliyordu. Drew, çalışmaya başladı. Öyle bir kapatıcı malzeme üretmeliydi ki, zemine yeteri kadar yapışmalı, çekildiğinde de zemine zarar vermeden kolayca sökülmeliydi. Tutkalın yapışma gücü ve destek kâğıdının dayanıklılık ve genişliğiyle oynayarak denemelere başladı. 1923’te geliştirdiği ilk maskeleme bandı daha iş tamamlanmadan arabanın üstünden sıyrılıp düşünce, sinirlenen ustalardan biri, Drew’a, “Bu bandı senin scotch patronlarına geri götür ve daha fazla yapışkan sürmelerini söyle!” diye çıkıştı. Buradaki gibi hakaret amaçlı kullanıldığında “pinti” anlamına gelen scotch’ı, Drew daha sonra yapışkan bantların marka adı olarak kullanacaktı. En son geliştirdiği yapışkanlı kapama bandı, 1925’te piyasaya sunulduğunda kuşkuyla karşılandı. Ama sağladığı kolaylıklar hemen fark edildi ve boyama fabrikaları arka arkaya sipariş vermeye başladı. Drew, denemelerini sürdürerek, 1930’da ev ve çalışma ofislerimizin vazgeçilmezleri arasına giren şeffaf selüloz bandı da buldu.
E=mc2 formülünü bulan, tüm dünyada bu formülle tanınan Albert Einstein, Nobel Fizik Ödülünün sahibidir. İzafiyet teorisiyle dünya çapında tanınan Albert, fizikçi kimliği dışında, politik görüşleri ve dini yorumlarıyla da merak edilenler arasında bulunur. Albert Einstein Kimdir? Albert Einstein, genel ve özel görelilik teorilerini ilk olarak geliştiren Alman fizikçi, bilim insanıdır. Fotoelektrik etki çalışmasıyla 1921 yılında Nobel Fizik Ödülü kazanmıştır. 1879 yılında doğan Einstein, 1931 yılına değin Almanya'da yaşamıştır. Nazi Partisinin kendisini hedef göstermesinden sonra, Almanya'yı terk etmiş, Alman vatandaşlığından kendi isteği doğrultusunda çıkmıştır. İki evlilik yapan Albert Einstein, ilk eşinden 3 çocuk sahibi olmuştur. Hayatını düşünmeye, sorgulamaya ve bilime adayan Einstein 76 yaşındayken New Jersey Amerika'da yaşama gözlerini kapatmıştır. Albert Einstein Hayatı 1879 yılında Almanya'da doğdu. Henüz 1 yaşındayken Münih’e ailesiyle birlikte taşındı. Konuşma konusunda, kardeşlerinden ve yaşıtlarından geride kaldı. 9 yaşına kadar konuşma güçlüğü çeken dahi bilim insanını, ailesi endişe duyduğundan doktora götürmüşlerdir. Babasının 5 yaşındayken kendisine verdiği pusulayla bilime merakı başlamış, sonraki yıllarda devam etmiştir. 9 yaşında başladığı okulda, bazı derslerde geride kalırken, bazılarında başarılı olmuştur. Başarılı olduğu dersler arasında Matematik yer almıştır. 12 yaşında, amcasının verdiği cebir kitabını hatim etmesiyle ilerleyen dönemlerde yakalayacağı başarıların sinyalini verdi. Ailesinin ekonomik durumunun kötüye gitmesi, Albert'in İtalya'ya taşınmasına neden oldu. 1896 yılında vatandaşlıktan çıkan Einstein, 1901 yılına kadar vatansız kalmıştır. Üniversite hayatında felsefe konularına ilgi duyan Einstein, aynı zamanda bilimsel konuları dikkate almaya başladı. Ancak üniversitedeki profesörlerle yeteri kadar iyi olmayan bir ilişkisi vardı. 1905 yılından sonrayı hayatı daha iyiye doğru giden Einstein çeşitli üniversitelerde bilim insanı unvanıyla dersler vermeye başladı. Sonrasındaki yıllarda çalışmalarını sürdürdü ve 1921 yılında Nobel Fizik Ödülü aldı. 1976 yılında yaşamını kaybetti. Albert Einstein Buluşları - Kütle Enerjisi Denkliğini ortaya çıkarttı. - İzafiyet teorisi. Genel görelilik. - İzafiyet Teorisi Özel - Kuantum Fiziği ve Belirsizlik - Fotoelektrik Etkisi Albert Einstein Sözleri Einstein'ın tarihe damga vurduğu söylenen birçok sözü vardır. Bunlardan en önemlisi şu sözlerdir. 'Kader, otoriteyi aşağıladığım için beni otorite yaparak cezalandırdı.' 'İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz.'
ANASAYFA/Ders Notları/Tarihteki önemli buluşlar ve tarihleri Sosyal Bilgiler Ders Notları Yorumlarınız Tarihteki önemli olayları ve bunların tarihlerini içeren güzel bir bilgiler öğretmenlerin arşivine girebilecek cinsten. Hakkımızda Sosyal Bilgiler İlgili İçerikler Belki Bunlar İlginizi Çekebilir. Halifeliğin Kaldırılması Kısaca İçindekiler1 Hilafetin Neden kaldırıldı? * Hilafet ’in kaldırılışının kimleri rahatsız edecektir? Tepkileri nasıl olacaktır? …
BİLİMİN ÖNCÜLERİ Thomas EdisonBini aşkın buluş yapan; elektrik ampulünü, fonografi ve film gösterme makinelerini geliştiren Amerikalı mucittir. Havası boşaltılmış bir ortamda ışık yayan ve düşük akımla çalışan ampul yapmayı başarmış bir bilim adamıdır. Louis Pasteur Fransa da doğmuş bu bilim adamı fizik, kimya ve tıp alanındaki çalışmaları ile tanınmıştır. İnsan ve hayvanlarda görülen şarbon, tavuk kolerası ve kuduz hastalıkları ile, bağışıklık mekanizması ve aşı hazırlama teknikleri üzerinde çalışmıştır. Pasteur'un tüm dünyada tanınmasını sağlayan buluşu ise kuduz aşısıdır. Kuduz aşısı diğer aşıların da önünü açmıştır. Madam Curie Polonyalı ünlü kadın fizikçidir. Kanser hastalığını tedavi eden radyoaktivite ışınlarını bulmuştur. Bilim dalında Nobel Ödülü'nü iki kere alan ilk bilim insanı olmuştur. Guglielmo Marconi İtalya'da doğan bu bilim adamı ilk başarılı telsiz telgraf sistemini geliştirmiştir. Kısa dalga radyo iletişimi üzerinde yaptığı çalışmalarla modern radyo yayımcılığının gelişmesini sağladığından, radyonun babası olarak tanınmıştır. Albert Einstein Yüzyılımızın önemli isimlerinden birisidir. O, ilk defa Galileo tarafından dile getirilen fakat kendisinin geliştirdiği İzafiyet Teorisi, ayrıca madde-enerji ilişkisini veren ünlü denklemi ile tanınmaktadır. Einstein, sadece iyi bir fizikçi değil aynı zamanda yetenekli bir matematikçiydi. Isaac Newton İngiltere'de doğmuştur. Fizik, matematik, astronomi alanlarında buluşlar yapan, büyük bir mucittir. Bilimin gelişmesine büyük katkısı olmuştur. Fiziğin en temel konularından biri olan madde-enerji arasındaki ilişkiyi açığa çıkarmaya teleskopu kütle çekim kanununu ortaya atmıştır. GalileoFizik, matematik ve astronomi gibi konularda çığır açan çalışmalar yapmış ve ilgisi daha çok hareket üzerine yoğunlaşmıştı. Teleskopu astronomik alanda kullanan ilk bilim adamıdır. Güneşi gözlemlemiş ve Güneş üzerinde bulunan gölgelerin Güneş'in üzerinde yer alan lekeler olduğunu 30 kez büyüyen teleskopu yaptı. Termometreyi, sarkacı buldu. Pascal Küçük yaşta kendini gösteren bir deha örneğidir. Henüz 12 yaşında iken, hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu yaşındayken geometri ve fizik kitapları yazmıştır. 19 yaşında ise aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etmiştir. Alexander Graham Bell Telefonun icat etmiştir. Graham Bell aslında, sağırların sessizliğini ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Bunu başaramadı ama telefonla birbirinden kilometrelerce uzaktaki insanların birbirlerini duymalarını sağlayan telefonu bulmuştur. Alfred Nobel Dinamitin mucidi olarak bilinir. Servetinin bir kısmını her yıl insanlığa hizmette bulunanlara sunulmasını vasiyet ödüller fizik, kimya, tıp yada fizyoloji, edebiyat ve barışa hizmet olmak üzere toplam beş dalda verilmektedir. 1900 yılında İsveç Hükümeti Nobel Vakfı'nı kurdu. Bu yıldan sonra da Nobel ödülleri düzenli olarak verilmeye başlandı. Samuel Morse 1936'da çalışan ilk telgraf örneğini bitirdi. Morse ayrıca bir su kütlesi üstünden, demiryolu altından ve iletken herhangi bir şeyden sinyal gönderebilen radyo telgrafın icadına öncülük adını verdiği bir telgraf kodu tasarladı. Alexander Fleming Öldürücü bakteriyel hastalıklarla savaşabilen ilk antibiyotik olarak tarihe geçen "penisilindi bulmuştur. Wilhelm Condrad Röntgen Röntgen adı X- ray ışınlarının keşfederek sağlık alanında büyük bir buluş gerçekleştirmiş bilim adamıdır. Charles Francis Richter Bugünde kullandığımız depremin şiddetinibüyüklüğünü ölçmeye yarayan, kendi adıyla anılan "Richter Ölçeğini" geliştirmiştir. Piri Reis Eşsiz bir harita ve deniz bilimleri üstadı olmasının yanı sıra, Osmanlı tarihinde izler bırakmış kaptandır. 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizdi. Derlediği denizcilik notlarını bir Denizcilik Kitabıseyir kılavuzu olan Kitab-ı Bahriye'de bir araya getirdi. Farabi Doğa bilimleri ve felsefe tarihi alanında yaklaşık 100 eser yazdı. Felsefe ve mantık alanında yaptığı çalışmaları ile büyük ün kazanmış bir bilim adamıdır. Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve beceri gerektiren çeşitli alanlarda çalışmalar yapmıştır. "Tıbbın Kanunu" adlı eseri XII. Yüzyılda Latince'ye çevrildi. İbn-i Sina 700 yıl Avrupa'nın tıp hocası oldu. Cahit Arf Şu anda kullandığımız 10 liraların arkasında fotoğrafı yer alan Cahit Arf, dünyaca ünlü bir matematikçimizdir. Kendi adıyla bilinen matematik kuramları ile dünya çapında tanınır. Prof. Dr. Gazi Yaşargil 1925'te Diyarbakır'da doğmuş Türk bilim adamıdır. Beyin ve sinir sistemleri üzerine yaptığı çalışmalarla tıp alanında çok önemli buluşlar gerçekleştirmiştir. Microcerrahiyi beyinle ilgili hastalıklarda uygulayarak çok zor ve hassas bölgelerdeki tümörlerin alınabileceğini kanıtlamıştır. Bu başarılarından dolayı Dünya Beyin Cerrahları Birliği tarafından "yüzyılın adamı" seçilmiştir. Prof. Dr. Mehmet Öz 1960'ta Konya'da doğmuştur. Kalp- damar cerrahıdır. Kalp ve damar hastalıkları üzerinde yaptığı çalışmalardan dolayı "yılın doktoru" seçilmiştir. Mehmet öz halen Amerika'da meslek yaşantısını devama ettirmektedir. Benzer Yazılar
Skip to content Buluşlar ve Hikayeleri Buluş hikayeleri adından da anlaşıldığı gibi günümüzde var olan ve yaşantımızı kolaylaştıran icatların ortaya çıkışının hikayeleridir. Bu hikayelerin amacı öğrencinin yaratıcı fikirleri ortaya çıkarmak, üretken olmaları konusunda onları tetikleyen ilhamları ortaya çıkarmaktır. Öğrencinin yeni bir fikir ortaya çıkarırken zorlandığında, konunun tıkandığı noktada onları destekleyen bir yardımcı güç olarak görebiliriz. Tasarım ve Buluş Hikayeleri NAYLON Mucit Du Pont kimyagerleri… Tarih 1930’lar Kaza Kimyagerlerin koridorlarda koşturması… 1930lu yıllarda, Du Pont bilim adamlarından Wallace Hume Carothers, polimerin genişleyebilen güçlü bir iplik olduğunu tespit etmişti. Ancak asıl buluş, haşarı kimyagerlerin, eritilmiş polyester geçirdikleri çubukları ellerine alıp ortalıkta koşuşturmaları sonucu ortaya çıktı. Bir çubuk sabitken diğeri ondan uzaklaşınca ortaya çıkan tablo hepsini hayretler içinde bırakmıştı; kopmadan önce oldukça uzayabilen, ayrıca ipeğe benzeyen yapıda bir madde ortaya çıkıyordu. Ne var ki, bu polyester çok çabuk eriyordu, giysi yapmaya uygun değildi. Bunun üzerine kimyagerler aynı işlemi poliyamidle denemeye karar verdiler ve bugün “naylon” olarak bildiğimiz madde doğmuş oldu. Naylon çorabın, elektron mikrograf yöntemiyle 100 kez büyütülmüş hali İpek çorapların yerine naylon çoraplar piyasaya sürüldü ve Du Pont’un en önemli para basma makinesi haline geldi. Bu ürünler ilk günlerde çok pahalıydı. II. Dünya Savaşının patlak verdiği yıllarda Du Pont dikkatini savaşa çevirdi ve çorap yerine paraşüt üretmeye başladı… Naylon çorapların ucuzlaması ve geniş kitlelere yayılması ancak savaş ertesi gerçekleşti… FOTOĞRAF Mucit Louis-Jacques Daguerre Tarih 1838 Kaza Dağınık laboratuvar dolabı… Bu rastlantısal buluşun nedeni kırık bir termometre… Louis Daguerre, karanlık odada, gümüş iyodür levhada açığa çıkan görüntüyü sabitlemenin yollarını arıyordu. 1938 yılında bir gün, farklı kimyasal maddelerin bulunduğu dolabına, daha sonra kullanmak ve temizlemek üzere bozuk görüntülü bir film levhası koydu. Bunu tekrar dışarı çıkardığında görüntü belirginleşmişti. Ancak Daguerre, bu garipliğe hangi kimyasal maddenin neden olduğunu bilmiyordu. Bunun üzerine levhaları yerleştirdi ve kimyasal maddeleri birer birer dışarı çıkarttı. Dolabı boşaltmasına rağmen hala aradığı maddeyi bulamamıştı. Sonunda dolabın raflarından birinde, kırılmış termometreden dökülmüş civayı fark etti… Gümüşlü levha üzerine alınan görüntü daguerreotype, modern fotoğrafçılığın başlangıcı oldu… Yerini ancak on yıl sonranegatif ve, pozitif film sürecine bıraktı. POST-İT KAĞIDI Mucit Dr. Spencer Silver Tarih 1974 Kaza Kutsal bir ilham ve hatalı üretim… “3M” bilim adamlarından Dr. Spencer Silver, 1970’lerin başlarında dayanıksız yapıştırıcıyı bulduğunda, bunu işe yaramaz bir buluş olarak değerlendirmişti… Bundan yıllar sonra, meslektaşı Art Fry, bir kilisede ilahi kitabındaki ayracın bir türlü istediği yerde durmaması üzerine oldukça sinirlendi. Anlamsız vaazlardan mı yoksa kutsal bir ilhamdan mı bilinmez, kafasını bu konuya yormaya başladı ve birden aklına meslektaşının işe yaramayan buluşu geliverdi… Bu sayede ayıracın kitaba yapışmasını sağlayacak, ancak çıkarttığında da kitaba zarar gelmeyecekti. Post-it kağıdı tabii ki bir gecelik başarının ürünü değil… 3M’in ortaya attığı bu örnek, büro malzemeleri içinde vazgeçilmezler arasında yerini aldı… PENİSİLİN Mucit Alexander Fleming Tarih 1928 Kaza Havada uçuşan bir küf… St. Mary Hastanesi’nde danışman olarak çalışan ve Alexander Fleming’in hayatta kalan tek meslektaşı, ünlü bilim adamının penisilini 1928 yılında bir rastlantı sonucu bulduğunu anlatmıştı. Fleming bir deney üzerinde çalışırken, muhtemelen laboratuvarın karşısındaki bardan uçup gelen bir küf mikroskoptaki lamın üzerine konmuştu. O sırada Fleming, lam üzerinde zararlı bir bakteri türü olan stafilokokları inceliyordu. Dikkatsiz bir bilim adamı bu küfü büyük olasılıkla önünden uzaklaştırırdı, ama o, küfün bakteri üzerindeki etkisini görmek istedi. Sonuç hayret inciydi… Çünkü Fleming, “Penicilim notatum” isimli yeşil küfün bulunduğu bölümdeki bakterilerin öldüğünü fark etmişti… Daha sonra gerçekkleştirilen testlerde, bu küfün diğer bakteriler üzerinde de etkili olduğu ortaya çıktı. Tavşan, fare ve insanlar üzerinde yapılan testler sonunda, açık bir yan etkisinin de olmadığı görüldü. Ne var ki Fleming, küften sızan maddeyi bir türlü keşfedememişti. Sonuç olarak 1939 yılında, Oxford’dan Howard Florey ve Ernst Chain bu maddeyi ayrıştırmayı başardılar ve buna “penicilin” adını verdiler. Bu madde, öldürücü bakteriyel hastalıklarla savaşabilen ilk antibiyotik olarak tarihe geçti. Fleming ve diğer iki bilim adamı, 1945 yılında Nobel Ödülü aldılar… Çünkü, milyonlarca insanın hayatını kurtaran bir buluş yapmışlardı… ŞOK TEDAVİSİ Mucit Julius Wagner-Jauregg Tarih 1917 Kaza Mezbaha işçilerinin kesim yöntemi… ECT Electroconvulsive the-rapy olarak bilinen elektroşok tedavisi, mezbaha işçilerinin, domuzların elektrikle sersemlemelerinden sonra çok sakin durduklarını fark etmelerinin bir sonucu… ECTye, beyne elektrik akımı verilmesi suretiyle, depresyon gibi akıl hastalıklarının semptomlarını engellemekteki son çare olarak bakılıyor. elektroşok tedavisi fikri, sıtma aşısıyla frengili hastaları tedavi eden Avusturyalı Julius Wagner-Jauregg tarafından geliştirildi. 1927 yılında Nobel Ödülü alan VVagner-Jauregg, bu fikre, “bir sisteme elektrik verilmesinin tedavi edici özellik taşıyacağından yola çıkarak ulaştı. Ve böylece, çok tartışılan şok tedavisi doğmuş oldu… Aynı zamanda, şizofrenlerin doğal yollardan çarpılmalarının, hastalık belirtilerinin iyileşmesine neden olduğu da belirlenmişti. Psikiyatristler, hastaların beynine elektrik akımı uygulamak yoluyla, anlaşılması güç tedavinin gerçekleştiğini belirtiyorlardı. Ancak ECTnin kısa süreli hafıza kaybına neden olması dışında önemli etkisinin bulunmadığına dair klinik bulgulara az da olsa rastlanıyor. Hastaların tedavi edilmesine yönelik olarak bu yöntem çok uzun zamandan beri kullanılmaya devam ediyor. RADYOAKTİVİTE Mucit Henri Becquerel Tarih 1896 Kaza Fotoğraf camındakisislenme… Fransız fizikçi Henri Becquerel, 1896 Martı’nda laboratuarındaki çekmecesini açtığında büyük bir sürprizle karşılaştı. Kapkaranlık bir ortamda olmasına rağmen bazı fotoğraf camları bulanıklaşmıştı. O sırada Becquerel, yeni keşfedilen röntgen ışınları üzerinde çalışıyor ve bazı kimyasallar yardımıyla bunların yayılmalarını sağlamaya uğraşıyordu, ilk aklına gelen, güneş ışığının etkisiyle kristallerin ışını yaydığı ve fotoğraf camını sislendirdiğiydi… İlk deneyleri onun doğru yolda olduğunu desteklese de hava bozunca olayın seyri birdenbire değişti. Becquerel, kristallerin güneş ışığından etkilenmesini engellemek için kimyasallar kullanarak camları tekrar çekmeceye koydu. Camları dışarı çıkardığında, uranyumlu kristallerden oluşan camlarda artık sisin bulunmayışına oldukça şaşırdı. Ve bugün “bir atom çekirdeğinin tanecikler veya elektromanyetik ışımalar yayarak kendiliğinden parçalanması” olarak bilinen radyoaktiviteyi keşfetmiş oldu… DAYANIKLI CAM Mucit Edouard Benedictus Tarih 1903 Kaza Kırılması gereken deney tüpünün yere düştüğünde parçalanmaması… Güvenli camın bulunması, tam da en çok ihtiyaç duyulan zamanda gerçekleştirildi Motorlu taşıt çağında… 1903 yılında Fransız kimyager Edouard Benedictus, deney tüpünü laboratuarının zeminine düşürdü. Tüp kırıldı ancak dağılmadan tek parça halinde kaldı. Benedictus, kolodyum ihtiva eden sıvının buharlaşmasından sonra tüpte kalan ince plastik tabakanın parçalanmayı engellediğini anladı. Bunu not ettikten sonra bu konu üzerine fazla kafa yormadı. Ancak, kaza yapan bir aracın içindeki kızın kırılan camlardan çok feci şekilde yaralanması, bu konuyu tekrar gündeme getirmesine neden oldu. GAMMA IŞINI PATLATICILARI Mucit ABD hükümeti bilim adamları… Tarih 1969 Kaza Nükleer silah casusluğunun uzayın bilinmeyenlerine kapı açması… Sovyetler Birliği nükleer denemeleri sınırlandırdığına dair anlaşmalar imzalamış olmasına rağmen, ABD hükümeti bir türlü onlara güvenmiyordu. Ve bu yaklaşımla, uzaya nükleer dedektörler taşıyan casus uyduları yolluyorlardı. Bu dedektörler çok hassastılar ama ne yazık ki yanlış hedeflendirilmişlerdi… 1969 yılında, “Vela 5″den bilgiler geldiğinde, bilim adamları bunlarda birtakım düzensizlikler ve yanlışlıklar belirledi. Araştırmalar daha sonra da devam etti ve 1973 yılında yayımlanan sonuçlar, ABD’nin, Sovyetler Birliği’nin nükleer silahlarını denemek için uzayda gerçekleştirdiği 16 patlama hakkında ne düşündüğünü açıklığa kavuşturdu… Ancak sonraları bunların, gamma ışını patlamaları olduğu anlaşıldı. Buna, gamma radyasyon enerjisi nedeniyle gerçekleşen, olağanüstü büyüklükte galaktik patlamalar neden oluyordu. Tüm bunlara rağmen, konu halen gizemini koruyor… RÖNTGEN IŞINLARI Mucit Wilhelm Konrad Röntgen Tarih 1895 Kaza Bir elektrik deneyi… Röntgen, gazların içinden geçen elektrik yolunu araştırmak amacıyla, katod ışın tüpüyle deney yaparken, baryum platin siyanürü levhasından yayılan radyasyonun şeffaf olmayan cisimlerin içinden geçebildiğin! Fark etti. Araştırmalarına devam ederken radyasyonun 15 mm. kalınlığındaki alüminyumdan, daha indirgenmiş yoğunlukta geçebildiğini gördü. Ve bu radyasyona, “X-ışınları” adını verdi. Bugün dünyada Almanya dışında Almanya’da Röntgenstrahlen olarak adlandırılıyor bu isimle anılıyor. Bu, daha sonra insan vücudunun iç kısmını gösteren fotoğraflamada kullanıldı. 19. yüzyıl sonlarına doğru savaş alanlarında da kullanılmaya başladı. BUCKMİNSTERFULLERME Mucit Harry Kroto Tarih 1985 Kaza Karbon atomunun kilise kubbesine benzemesi… Harry Kroto ve meslektaşları, uzayda var olduğu düşünülen anlaşılması zor yapıdaki karbon atomlarını çözmeye çalışıyorlardı. Laboratuar testleri sonucunda karbonun, 60 atomdan oluşan, diğerlerinden daha güçlü ve istikrarlı yapıda olduğu ortaya çıktı. Cevaplar araştırılırken çalışma gruplarından biri, atomların, mimar Richard Buckminster Fullerln tasarladığı, kubbeli kiliseye benzeyen hexagonlardan oluştuklarını ortaya çıkarmıştı. Bu da Kroto’nun aklına, daha önce pentagon ve hexagonlardan oluşturduğu, “Gece Gökyüzü” modelini getirdi. O gece, çalışma gruplarından bir bölümü de karbon atomlarını, futbol topuna benzeyecek şekilde birleştirmişti. Ve grup, pentagon ve hexagonların hep 60 sayısında buluştuğunu keşfetti. 60 karbon atomundan oluşan “Buckyball’lar şu anda karbonun temel biçimi olarak değerlendirilirken, Kroto ve meslektaşları 1996 yılında Nobel Ödülü’nü almaya hak kazandılar… KAOS TEOREMİ Mucit Ed Lorenz Tarih 1960’lar Kaza Bilgisayardaki bozuk çıkış… Amerikalı meteoroloji uzmanı Ed Lorenz’in bilgisayarında anlamsız ve komik veriler belirince, Lorenz bunların her zamanki aksaklıklardan kaynaklandığını düşündü. Ancak hatayla ilgili ipuçlarını elde etmek için kâğıttaki çıktıda çalışmaya başladı. Bilgisayarın, başlamak için ilk sonuçları eşleştirdiğini, ancak daha sonra haritayı yok ettiğini gördü. Birden jetonu düştü Lorenz bilgisayara aynı girdileri ikinci aşamada yüklememiş, bu küçük farklılık da, sonraki birkaç hafta boyunca, tamamen değişik sonuçlar verip durmuştu… Lorenz böylece, hava durumu gibi küçük olayların bazen çok büyük sonuçlar doğurabileceğini açıklayan “kaos teoremini” bulmuş oldu… ATOM BOMBASI Atom bombasını ilk kez yapmayı başaran ABD, ilk atom bombasını 16 Temmuz 1945′te New Jersey eyaletindeki Alamogordo hava üssünde patlattı. Bu patlamada inanılmaz derecede kuvvetli bir ışık16 km uzaklardaki dağları bile aydınlattı. Ateşten bir top 12,000 metreye yükseldi. İkinci Dünya Savaşı’nda, savaş amacıyla kullanılan ilk atom bombası, 6 Ağustos 1945′te Japonya’da Hiroşima şehrine atıldı. Patlamada 66,000 kişi öldü, 69,000 kişi de yaralandı. Üç gün sonra Nagasaki’ye atılan atom bombası ise 37,000 kişiyi öldürdü, 40,000 kişiyi yaraladı. Atom bombası patlatılınca, bir sarsma dalgası meydana gelir. Bu dalganın hızı ses hızından yüksektir. Atom bombası, genel olarak bu sarsma dalgasının etkisini artırmak için yerden yüksekte patlatılır. Bu dalga yere çarptıktan sonra yeniden yukarı doğru sıçrar. Böylece aşağı doğru inip çıkan yeni sarsma dalgalarının oluşmasına yol açar. Diğer yandan bombanın patladığı yerdeki hava ısınır; büyük bir hızla genişleyerek bir boşluk meydana getirir. Bu boşluğu doldurmak için hücum eden soğuk hava, şiddetli bir kasırgaya yol açar. Böylece atom bombası, iki yönden yakıcı, yıkıcı bir kuvvetle binaları devirir, canlıları öldürür. DAKTİLO Daktilo, 19. yüzyılda Amerika’da bulundu. Daktilonun ilk örneklerine “tipograf” adı verilmişti. Tipograf 1829 yılında William Burt tarafından yapılmıştı. Bu makinenin birçok parçası tahtadandı. Harfleri bulabilmek için, yazı yazanın bir çerçeve üzerindeki kolu çevirmesi gerekiyordu. 1868 yıllarına doğru daha gelişmiş modeller yapıldı. İlk daktilo makinesini satın alanlar arasında yazar Mark Twain de vardı. SABUN Yağlı maddeleri suda, ayırma yoluyla yok etme özelliğine sahip olduğundan, lekeler ve kirler sabunla giderilir. Bu işlem, sodyum hidroksit denilen alkali bir maddenin, hayvansal eskiden keçi içyağı veya bitkisel bir yağlı madde üzerindeki etkisinden elde edilir. İlkçağ’dan beri kullanılan sabun Atalarımız hiç sabun kullanmazlardı onun yerine kül, kil veya bitki özleri kullanırlardı. İlkçağ’da artık iyice bilinen sabun, ancak 1850′den itibaren sanayide büyük ölçüde üretilmeğe başladı ve gerçek anlamıyla kullanılabilir oldu. Piyasada kalıp dediğimiz küçük parçalar halinde sunulan tuvalet sabunlarından başka, ev işlerinde kullanılmak üzere beyaz veya yeşil sabun; geniş yüzeyleri temizlemek üzere Arap sabunu; nazik çamaşırların yıkanmasında kullanılan toz deterjanlar ve onlara oranla daha yumuşak toz sabun da vardır. Son yenilik yoğunluğu suyun yoğunluğundan az olan yüzer sabundur. Dolayısıyla, bu sabunu, banyoya düştüğü zaman yitirmek tehlikesi yoktur. Page load link
bir buluş hikayesi ödev kısa